
İnsan öldü! Ve onu biz öldürdük
Yapay Zeka’ya Nietzsche’nin penceresinden bir bakış.
“Anlamı bozmadan kısalt”, “Her şeyi kavrayabileceğim bir özet çıkart”, “Daha kısa”, “Ana fikri ver”, “Daha da kısalt”, “Cümlelerimi profesyonel bir tonda düzenle”, “Daha, daha kısa”, “Bana bug’ın sebebini anlatma direkt düzelt”, “DAHA KISA, EN KISA!”
Yukarıdakiler size tanıdık geliyor mu? Benim için çok tanıdıklar; ve son birkaç yıldır çokça bu tembel, kolaycı, sonuç odaklı, asalak iletişim biçimini kullanmakta olduğumu fark ettim. Bundan bir süre önce kursları, eğitim programlarını takip etmeyi, dokümanlar okumayı çokça azalttığımın farkına vardım. Bunun için gerekli motivasyonumu neredeyse tümüyle kaybettim çünkü zaten bir şeyi öğrenmem gerektiği zaman belki kısmen öğrenerek belki de tümüyle Yapay Zeka’yı kullanarak yapabileceğim gerçeği, kendimi geliştirmek için gerekli motivasyondan beni mahrum kılıyordu.
Bu günlerde durum daha da garip bir hal almaya başladı, gündelik işlerimi benden daha iyi yapabilen bir varlığın bulunduğunu bildiğim için ne kadar güvendiğim bir iş yaparsam yapayım eğer Yapay Zeka ile üstünden geçmezsem sanki elimden gelenin en iyisini yapmamışım gibi hissetmeye başladım. Hangi MacBook’un daha iyi olduğunu veya hangi marka spor ayakkabının daha iyi olduğunu sormanın ötesinde benim için kritik öneme sahip her şey için kendisi ile uzun sohbetler etmeye başladım. Ahlaki ikilemler, varoluşsal sancılar, insan ilişkilerim ile ilgili sorular, politik tartışmalar…
2017 yılında başta Ashish Vaswani olmak üzere bir grup Google Research araştırmacısının “Attention Is All You Need” isimli makaleyi yayımlamasının ardından transformer modellerin temeli ve transistörlerin sinir hücrelerine dönüşebilmesi için ilk adım atılmış oldu. Sonraki yıllar üssel bir gelişim göstererek neye evrildiğini biliyoruz; GPT-1, GPT-2, Sonnet, GPT-4.5, Opus, Gemini, Mythos …
Bu noktada LLM’ler çok fazla şey söylüyordu ama hiçbir şey yapamıyordu. 2022 yılında yayımlanan “ReAct: Synergizing Reasoning and Acting in Language Models” makalesi ile de LLM’lerin çıktılarını aksiyona çevirebileceğimizi gördük.
Bunun için biraz tatsız bir metafor kurmak gerekirse; Stephen Hawking’in beynini Arnold Schwarzenegger’a yerleştirdik ve başarılı olduk. Artık uygulamalar agent’ların daha rahat iletişim kurabileceği şekilde tasarlanıyor ve onlara özel protokoller geliştiriliyor (MCP).
Bütün bu gelişmelerin ardından; zamanının büyük bir kısmı bilgisayar başında olan her mesleğin aslında daha önce var olan telefon santral operatörü gibi bir rol üstlendiğini görebilirsiniz. Belki de bilgisayarlar önümüzdeki yıllarda sadece sınırlı sayıda birkaç meslek için kullanılan spesifik bir araç haline gelecek ve gündelik yaşamdan silinecek.
Peki asıl konuya gelirsek, bu kadar maharetli ve sınırsız bilgi kaynağını aksiyona da çevirebilen Yapay Zeka ile birlikte mekanik devrim de kapımızı çaldığında (ki Çinli Unitree bunu şu an yapıyor) insanın yeri ne olacak? İnsanlığın bu günlere gelmesini sağlayan, sürekli gelişmek, öğrenmek için çabalamasını sağlayan motivasyon kaynağı zaten halihazırda asla yetişemeyeceği kadar kabiliyetli ve bilgili bir varlık varken nasıl devam edecek?
İş, eğlence, sağlık gibi bütün sektörlerde süreçler yapay zeka ile tekrar kurgulanıyor. Her adımda bir grup insan gücünün daha ihtiyacı ortadan kalkıyor. Şirketler ve insanlık için bütün süreçler onlarca, yüzlerce kat daha verimli kurgulandığı için her iki tarafta da yaklaşan gerçeği görmeye pek yaklaşmıyor. Bu verimli yıllar belki bir süre daha devam edecek ama bir noktada şirketler/yöneticiler artık verimsiz buldukları insan kaynaklarını daha fazla kendileri ile tutmak istemeyecekler. Şu an zaten verim artırılabiliyorken çalışanların çıkartılması pek göz önünde bulundurulmasa da er ya da geç global olarak bu konu gündeme gelecek. Hiçbir regülasyon ya da düzenleme olmadan insanlık üzerinde bu kadar büyük etkiye sahip bir konseptin sadece ticari amaçlar ile Sam Altman gibi birtakım kişiler tarafından yürütülmesi saydığım birçok problemin temel sebebi. Teknoloji devlerinin Erysichthon’u andıran doymak bilmez açgözlülüğü sonucu insanın anlamsızlaştığı bu süreçte belki de tersine bir evrim ile karşı karşıya kalacağız. İnsan; düşünme, sorgulama, öğrenme, keşfetme gibi becerilerinden yoksun bir varlığa dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya.
“İnsanın temel itici gücü yalnızca hayatta kalmak veya daha mutlu olmak değil; kendi kapasitesini gerçekleştirmek, daha güçlü olmak, üretmek ve kendini ispatlamaktır.” der Nietzsche ve bence çok da güzel özetlemiştir temel itici gücü.
1882 yılında yayımladığı Şen Bilim kitabında belki de en derin aforizmalarından biri olan 125. aforizması ile Nietzsche şunu ilan etti; “Tanrı Öldü! ve onu biz öldürdük.” Nietzsche bu söyleminde ateistik bir kutlama yapmaz ya da zafer ilan etmez. Bu tam tersine bir farkına varış, panik ve yaklaşan nihilizm tehlikesine karşı bir yakarış içerir. Çünkü insan binlerce yıl sonra ilk defa dünyayı anlamlandırmak için artık Tanrı/Din hipotezine ihtiyaç duymamaktadır. Bu hipotez görevini yerine getirmiş, miadını doldurmuş ve artık insanın kendini aşmasının zamanı gelmiştir.
Peki bugün kendini aşmış olan insan artık kendisini de tıpkı Tanrı’yı öldürdüğü gibi öldürmüş müdür? Kendini değerli kılan tüm özelliklerini transistörler ile baştan kurgulamış ve hakikati, mükemmeli ararken bilimi dogma haline getirmemiş midir?
Nietzsche bu konuda çok güzel bir uyarıda bulunmuştur; “Mutlak hakikat istenci”, aslında dini inancın kılık değiştirmiş halidir. Bilim bize dünyanın mekaniğini açıklayabilir ama ona bir anlam veremez.